SELAMİ ŞAHİN

Siyaset bazen tek bir fotoğraf karesine sığar. Ve o kare, saatlerce yapılan açıklamalardan, günlerce süren savunmalardan daha fazla şey anlatır. Antalya’da görülen ve Muhittin Böcek’in de sanıkları arasında yer aldığı yolsuzluk davasının ilk gününde yaşananlar tam olarak böyle bir kareyle gün yüzüne çıktı.
CHP Burdur İl Başkanı Barış Ayten sözde destek için adliyeye geldi. Sosyal medya hesaplarından paylaşılan kareler, neredeyse tarihsel bir politik duruş sergileniyormuş gibi servis edildi. Oysa o karelerin hemen ardından yaşananlar, bu “destek” söyleminin içinin ne kadar boş olduğunu gözler önüne serdi.
Adliyede verilen pozun mürekkebi kurumadan, Konyaaltı’nda kurulan rakı-mangal sofrası… Üstelik bu sıradan bir gün değil; İslam dünyasının en müstesna gecelerinden biri olan Kadir Gecesinde yaşandı. İşte tam da bu yüzden mesele yalnızca bir “yemek” değil; bir zihniyet meselesidir.
Bakınız, devletin laik yapısı kimsenin tartışma konusu değildir. Ancak bu toplumun kültürel kodları, inanç haritası ve değer dünyası da bir o kadar gerçektir. Bu topraklarda yaşayan insanların ezici çoğunluğu için Kadir Gecesi; bir eğlence değil, bir iç muhasebe gecesi olduğunu bilir. Ve bu gerçekliği yok sayarak siyaset üretmeye çalışan her anlayış, aslında kendi tabanıyla arasına görünmez bir duvar örer.
Barış Ayten’in yaptığı tam olarak budur. Adliyede “dava arkadaşlığı” görüntüsü verip, birkaç saat sonra masa başında eski alışkanlıklarla siyasetçilik oynamak tamamıyla klasik bir “masa başı devrimciliği” refleksidir. Sokağın, toplumun, inancın gerçekliğinden kopuk bir siyaset dilidir.
Daha da çarpıcı olan ise, bu görüntülerin bizzat CHP içinden bazı isimler tarafından servis edilmesidir. Bu, sadece bir davranışın eleştirisi değil; aynı zamanda parti içindeki rahatsızlığın dışavurumudur. Samimi CHP’lilerin bile bu tabloyu kabullenememesi, meselenin ne kadar derin olduğunu gösteriyor.
Henüz Özgür Özel’in Kamer Genç’in mezarı başında rakı içmesiyle başlayan tartışmaların artçıları dinmemişken, bu olay adeta yeni bir sarsıntı etkisi yarattı. Toplumun hafızası güçlüdür; benzer görüntüler üst üste geldiğinde, bu artık bir istisna değil, bir alışkanlık olarak okunur.
Ve tam da burada sosyolojik bir kırılma başlar. Siyasetçinin kendi toplumuna yabancılaşması, kendi seçmeninin değerlerini anlamaması, hatta daha da ileri giderek onları önemsiz görmesinin her zaman sonuçları olmuştur. Bu fotoğraf karesi, işte bu yabancılaşmanın kristalleşmiş halidir.
Türkiye’de farklı inanç grupları, özellikle Ramazan ayında birbirine azami saygı gösterir. Aleviler, Hristiyanlar ya da başka inanç mensupları; bu toplumun ortak hassasiyetlerine karşı dikkatli bir dil ve davranış geliştirir. Bu, birlikte yaşamanın asgari ahlakıdır. Peki, toplumun tamamına hitap etme iddiasında olan bir siyasi parti temsilcisi bu hassasiyeti neden göstermez?
Bu artık bir gaflet değil; siyasal bir körlüktür. Hatta daha ileri gidersek, temsil ettiği yapıya zarar veren bir sorumsuzluktur.
Bir yanda “destek veriyoruz” diyerek adliye önünde poz kesmek, diğer yanda birkaç saat sonra eğlence sofrasında görüntü vermek… Bu çelişki, seçmenin zihninde tek bir cümleye indirgenir: “Bunlar söylediklerine inanmıyor.”
Ve siyaset, tam da bu noktada kaybeder.
Çünkü bu ülkede seçmen, sandık başına gittiğinde sadece projelere bakmaz. Aynı zamanda samimiyeti tartar, tutarlılığı ölçer. “Bu insan benim değerlerimi önemsiyor mu?” sorusuna cevap arar.
Eğer o cevap olumsuzsa, en güçlü propaganda bile bir anlam ifade etmez.
Sonuç olarak; bu olay bir akşam yemeği değil, bir zihniyetin dışavurumudur. Ve o zihniyet, kendine konfor alanı açtıkça toplumdan uzaklaşır. Uzaklaştıkça da anlamını yitirir.
Geriye ise sadece şunu hatırlatan kareler kalır:
Sahte destekler ve gerçeği ele veren sofralar…


