Her şeyin çok hızlı tüketildiği, ekranların başından kalkamadığımız bir çağda Ramazan bize 'dur' diyor. 'Dur ve nefes al, sahip olduklarının farkına var.'
İftar yaklaştıkça sokaklara yayılan taze pide kokusu, balkonlardan sarkan kandiller ve sahur vaktinin o tatlı telaşı, ezan sesi... Yine o mübarek iklimin eşiğindeyiz. Ramazan sadece bir ibadet ayı değil, aynı zamanda tam anlamıyla toplumsal bir 'reset' düğmesi. Şüphesiz ki Ramazan ayı zihni gürültüden, kalbi hasetten, insanı dünya telaşından uzaklaştırır…Bu yılki Ramazan'da kendimize şu soruyu soralım:'Sofralarımızı donatırken gönlümüzü de donatabiliyor muyuz? Bir mesajla geçiştirilen tebrikler yerine, bir ses duymaya, bir yarayı sarmaya vaktimiz var mı? Kalbi kırılmış, acısına terkedilmiş, belki evde içilen sıcacık bir çorbaya hasret kalmış, belki hastalanmış, şefkati hissetmeyi unutmuş birine ya da birilerine dokunabilirmiyiz?' Buna vakit ayırmak aslında hiç zor değil. Eleştirip kötülemek, üşenmek ve önemsiz görüp arkamızı dönmek çok kolay.Peki ya mücadele edebilmek?
Modern hayatın bizleri hapsettiği bireysel dünyalarımızdan çıkıp; 'ben' yerine 'biz' demeyi hatırladığımız bir duraktır iftar sofraları. Bir kap yemeği komşuyla paylaşmanın, tanımasak da birine selam vermenin, ihtiyaç sahibinin elinden tutmanın verdiği o huzur, hiçbir maddi kazançla ölçülemez. Bu ay, kalplerimizdeki pası silmek, kırgınlıkları onarmak ve en önemlisi 'paylaşmanın asaletini' yeniden keşfetmek için büyük bir fırsat. Rabbim sofralarımızdan bereketi, gönüllerimizden merhameti eksik etmesin.