Ergün Kurt
Siyasetin son dönemdeki en hararetli tartışma başlığı, ne yeni bir ekonomik paket ne de dış politika hamlesi; mesele artık doğrudan "metrekareler" ve "tapu senetleri" üzerinden yürüyen bir güç gösterisine dönüştü. Kamuoyunda sıkça sorulan "Kimin ne kadar tapusu var?" sorusu, CHP’li isimlerin mal varlıkları ile Akın Gürlek gibi kritik makamlardaki figürlerin mal varlıklarının kıyaslandığı bir "tapu dövüştürme" seansına evrildi. Ancak bu durum, ilk bakışta bir yolsuzluk avı gibi görünse de aslında Türkiye’deki siyasi ahlak, kamu etiği ve hukuki güven erozyonunun en somut dışavurumudur.
Bugün sosyal medya mecralarında bir belge paylaşmak, bir isim zikretmek ve ardından devasa bir tartışma dalgası başlatmak çok kolay. Ancak bu hızın içinde kaçırılan temel bir hakikat var: Bir mülkiyetin varlığı tek başına bir suç delili değil, hukuki bir statüdür. Mesele, CHP’li bir belediye başkanının veya yüksek yargı kökenli bir bürokratın kaç tapusu olduğu değil, o tapuların hangi edinim biçimiyle ve hangi kaynakla elde edildiğidir. Eğer tartışma "onun tapusu bununkini döver" sığlığına hapsolursa, asıl odaklanmamız gereken "hesap verebilirlik" ilkesi, yerini magazinsel bir siyasi linç kültürüne bırakır.
Algı çağında yaşıyoruz ve bu çağda bilgiye ulaşmak kadar, bilginin çarpıtılması da bir o kadar zahmetsiz. Bir iddia saatler içinde milyonlara ulaşıp bir kişiyi ya da kurumu toplum nezdinde mahkûm edebiliyor. Akın Gürlek örneğinde olduğu gibi, yargının en tepesindeki isimlerin mal varlıklarının siyasi tartışmaların merkezine çekilmesi, meselenin sadece mülkiyet değil, doğrudan "yargı bağımsızlığı ve güveni" olduğunu gösteriyor. Bir yanda halkın oyuyla seçilmiş siyasetçiler, diğer yanda devletin adalet mekanizmasını temsil eden isimler varken; tapu üzerinden yürütülen her polemik, aslında devletin ve kurumların itibar zırhında yeni bir delik açıyor.
Burada en büyük görev devletin denetim organlarına düşmektedir. Şeffaflık, sadece seçim dönemlerinde verilen bir vaat değil, hukuk devletinin nefes alıp verme biçimi olmalıdır. Mal varlığı beyanları, kişisel hesaplaşmaların veya siyasi operasyonların yakıtı değil, hukuki denetimin doğal bir parçası olarak işlenmelidir. Savcılıkların ve denetim kurullarının, iddiaları sosyal medya mahkemelerine bırakmadan, nesnel ve şeffaf bir biçimde sonuçlandırması; hem suçlunun ortaya çıkarılması hem de masumiyet karinesinin korunması adına hayati önem taşımaktadır.
Sonuç olarak, tapuların birbiriyle yarışması ya da "dövüşmesi" topluma adalet getirmez. Toplumun ihtiyacı olan şey, birilerinin zenginliği üzerinden yürütülen dedikodu trafiği değil, hukukun her kesim için eşit işlediğine dair duyulan sarsılmaz inançtır. Kurumların itibarı asılsız ithamlarla değil, radikal bir şeffaflıkla korunur. Unutulmamalıdır ki, mülkiyet hakkı hukukun güvencesi altındadır ancak o mülkiyetin kaynağı halkın vicdanına ve hukukun terazisine takılıyorsa, orada ne siyasi unvanlar ne de bürokratik zırhlar kimseyi korumaya yetmeyecektir. Gerçek güç, tapu sayısında değil, o tapuların arkasındaki temiz sicildedir.

